HAYALET
18-11-2007, 14:13
[Only Registered Users Can See Links]
Yunan yarımadasında her şey fevkalade gidiyordu. Kronos’un düşüşünden sonra insanlar yeni Tanrılarına hizmet etmeye ve onları tanımaya başlamışlardı. Yeryüzünün ve Gökyüzünün Efendisi Büyük ve Ulu Tanrı Zeus insanların ateşi kullanmalarına ve kendilerini Tanrılara eş koşmalarına sinirlendikten uzun bir zaman sonra nihayet rahatlamıştı ve siniri de yatışmıştı. İnsanlar yaşayışlarından mutlu ve huzurluydu. Tanrılar ise Olympos Dağında eğlencelere ve aşklara dalmışlar, insanların dertlerinden uzak, keyif dolu bir şekilde ölümsüzlüklerinin tadını çıkarıyorlardı. Bir yanlarında en tatlısından, güzelinden üzümler, elmalar, portakallar ve daha birçok çeşit meyve; diğer yanlarında ise onlara sonsuz hayatı ve ölümsüzlüğü bahşeden Nektar içeceği durmaktaydı. Haberci Tanrı Hermes ise İda Dağında (Balıkesir yöresinde bulunan Kaz Dağının eski ismi) insanlardan, Tanrılardan ve her türlü canlıdan uzak bir şekilde dinlenmekteydi. Canlıların hayatlarının bu kadar düzenli gittiğine bakılırsa uzun bir tatil onu bekliyordu.Babası Zeus ve bir yağmur perisi olan annesi Maia’nın çocuğu olan Tanrıların Habercisi Hermes insanların yaşadıklarını sürekli babası Zeus’a iletmekten yorulmuştu. Böyle bir tatile gerçekten ihtiyacı vardı. Yaz ayının sıcağında İda Dağında hafif rüzgarlar estiren aynı zamanda Rüzgar Tanrısı olan Hermes kendini serinletiyordu. Fakat İda Dağında kendisinin yalnız olduğunu düşünen Hermes yanılıyordu...
Bu sıcak ve güzel yaz gününü iyi değerlendirmek isteyen başkaları da vardı mutlaka. Yakın zaman önce kırptığı koyunlarını elinde kavalıyla İda Dağı tepelerine süren Julas’ta bunlardan biriydi. Uzun boylu, geniş omuzlu atletik yapısıyla her zaman Yunan kızlarının hayran olduğu bir çobandı Julas. Yaşadığı yerle pek ilgilenmeyen çoban Julas, hayatını güzeller güzeli eşi Helena’ya ve tek varisi olan oğlu Julius’a adamıştı. İşini yapmak için her sabah güneşle beraber uyanır ve ağıldan aldığı koyunları dağlara yada otlaklara götürürdü. Helena’dan sonra gelen bir diğer aşkı da doğaydı. Doğa hayranı olan Julas koyunlarıyla beraber dağlara çıkarlardı ve koyun sürüsü de Julas’ın doğadaki en güzel arkadaşlarıydı. Nede olsa koyunlarda doğanın bir parçasıydı. Sık sık koyunlarıyla beraber İda Dağına çıkan Julas bu kadar sıcağa rağmen esen serin rüzgara şaşırmıştı. Fakat buna şikayet etmeye yada şaşırmaya hakkı yoktu çünkü bundan hiç olmadığı kadar memnundu. Bu kadar doğal güzelliğin arasında bu yaz sıcağından bunalmadan dolaşmak onu mutlu etmişti. Güneşle beraber o da tepelere daha da yaklaşmıştı. Tepelere çıktı rüzgar daha fazla etkisin arttırdı. Dağın bu yüksek kısımlarında rüzgarlar etkili olsa da Julas bu kadar şiddetli olabileceğini düşünmemişti. Uzun kahverengi saçları rüzgarda savrulan Julas tepeye çıkıp orada koyunlarına kavalıyla hoş bir müzik dinletisi yapmaya kararlıydı. Tepeye yaklaşırken Julas koyunların hep hevesle gitmek istedikleri yere bu sefer gitmek istemediklerini fark etti. Bu durum onu son derece şaşırtmasına rağmen koyunları zirveye çıkarmaya kararlıydı. Zirveye ulaştığında ayaklarında her zaman hissettiği o tatlı ağrı hissi vardı fakat karşısında gördüğü görüntü ona bu ağrıları tamamen unutturmuştu. Karşısında hiçbir zaman kudretlerine ve güçlerine inanmadığı bir Tanrı duruyordu. Heybeti ve uzun boyuyla bir Titan’ı andıran geniş omuzlu, yapılı kişi Julas’ın daha önce gördüğü hiçbir yaratığa benzemiyordu. Julas dolaştığı yerlerde keçi vücutlu insan başlı yaratıklardan tutunda tek gözlü devlere kadar birçok yaratık görmüştü fakat bu kadar kudretli ve ihtişamlı birini ilk kez görüyordu. Bunun bir Tanrıdan başka bir şey olabileceği hiç aklına gelmiyordu Julas’ın. Bu görüntü karşısında etrafa dağılan koyunlarının farkına bile varamamıştı. Göründüğü kadarıyla Tanrı Hermes, Julas’ın farkında değildi. Hala yaz sıcağında esen o hafif, ahenkli rüzgarın tadını çıkarıyordu. Şaşkınlığını kısa sürede üzerinden atan Julas saklanıp Tanrıyı izlemeye karar verdi. Bunu sürdürürken akşam olduğunu fark etmemişti bile.
Julas Tanrılara pek bağlı değildi. Zaman zaman onların varlığını bile sorgulamıştı fakat bir Tanrı ile karşılaştığında gerçekten çok şaşırmıştı. Hatta şaşkınlığından dolayı havanın tamamen karardığını farketmedi. Julas gecenin karanlığında parıldayan bir ışık gördü. Gökyüzündeki bu ışık giderek ona doğru yaklaşıyordu fakat bu ışık onun çalılar arasındaki gölgesine ulaşamıyordu. Elinde bir lir ile gökyüzünden yere inen bu kişi Apollon’dan başkası değildi. Ulu Tanrı Zeus’un ve Karanlık Gece Leto’nun oğlu olan Güneş ve Gün Işığı Tanrısı Apollon günlük görevi olan güneşin gökyüzünde yükselmesi ve batması görevini de bitirdikten sonra İda Dağına Hermes’in yanına gelmişti.
-“Olympos’ta yapılacak olan eğlenceye katılmayacaksın herhalde.” diye sordu Apollon
şaşkın bakışlarla onu izleyen Hermes’e.
Tanrıların habercisi Hermes: “Haberim yok.” diyerek Apollon’u şaşırtmıştı. Aslında yapılacak olan eğlenceden haberi vardı fakat İda Dağının serinliğinde kırlarda uzanıp rüzgarın fısıldadığı o güzel ezgiyi dinlemek onu hem dinlendiriyor, hem de yorucu işlerini aklından uzaklaştırıyordu.
-“Hadi gidelim.” dedi Apollon Hermes’e. “Bir yıl boyunca sürecek olan eğlenceler yakın zaman içinde başlamak üzere.”
Hermes ve Apollon iyi beslenmiş, güçlü ve bakımlı iki beyaz atın çektiği savaş arabasına doğru yürüdü. Savaş arabasına binen Gün Işığı Tanrısı Apollon ve Tanrıların Haberci Tanrısı Hermes Julas’ın şaşkın bakışları arasında gözden kayboldular.
Julas kısa sürede şaşkınlığını atmıştı ama gördükleri ona bir rüyanın görüntülerinden farksız geliyordu. Etraftan gelen uluma sesleri Julas’ı bu rüyadan uyandırdı. Aklına koyunları gelmişti fakat hiçbiri ortalıkta gözükmüyordu. Koyunları çabucak aklından uzaklaştırdı. Bir an önce evine dönmesi gerekiyord
Yunan yarımadasında her şey fevkalade gidiyordu. Kronos’un düşüşünden sonra insanlar yeni Tanrılarına hizmet etmeye ve onları tanımaya başlamışlardı. Yeryüzünün ve Gökyüzünün Efendisi Büyük ve Ulu Tanrı Zeus insanların ateşi kullanmalarına ve kendilerini Tanrılara eş koşmalarına sinirlendikten uzun bir zaman sonra nihayet rahatlamıştı ve siniri de yatışmıştı. İnsanlar yaşayışlarından mutlu ve huzurluydu. Tanrılar ise Olympos Dağında eğlencelere ve aşklara dalmışlar, insanların dertlerinden uzak, keyif dolu bir şekilde ölümsüzlüklerinin tadını çıkarıyorlardı. Bir yanlarında en tatlısından, güzelinden üzümler, elmalar, portakallar ve daha birçok çeşit meyve; diğer yanlarında ise onlara sonsuz hayatı ve ölümsüzlüğü bahşeden Nektar içeceği durmaktaydı. Haberci Tanrı Hermes ise İda Dağında (Balıkesir yöresinde bulunan Kaz Dağının eski ismi) insanlardan, Tanrılardan ve her türlü canlıdan uzak bir şekilde dinlenmekteydi. Canlıların hayatlarının bu kadar düzenli gittiğine bakılırsa uzun bir tatil onu bekliyordu.Babası Zeus ve bir yağmur perisi olan annesi Maia’nın çocuğu olan Tanrıların Habercisi Hermes insanların yaşadıklarını sürekli babası Zeus’a iletmekten yorulmuştu. Böyle bir tatile gerçekten ihtiyacı vardı. Yaz ayının sıcağında İda Dağında hafif rüzgarlar estiren aynı zamanda Rüzgar Tanrısı olan Hermes kendini serinletiyordu. Fakat İda Dağında kendisinin yalnız olduğunu düşünen Hermes yanılıyordu...
Bu sıcak ve güzel yaz gününü iyi değerlendirmek isteyen başkaları da vardı mutlaka. Yakın zaman önce kırptığı koyunlarını elinde kavalıyla İda Dağı tepelerine süren Julas’ta bunlardan biriydi. Uzun boylu, geniş omuzlu atletik yapısıyla her zaman Yunan kızlarının hayran olduğu bir çobandı Julas. Yaşadığı yerle pek ilgilenmeyen çoban Julas, hayatını güzeller güzeli eşi Helena’ya ve tek varisi olan oğlu Julius’a adamıştı. İşini yapmak için her sabah güneşle beraber uyanır ve ağıldan aldığı koyunları dağlara yada otlaklara götürürdü. Helena’dan sonra gelen bir diğer aşkı da doğaydı. Doğa hayranı olan Julas koyunlarıyla beraber dağlara çıkarlardı ve koyun sürüsü de Julas’ın doğadaki en güzel arkadaşlarıydı. Nede olsa koyunlarda doğanın bir parçasıydı. Sık sık koyunlarıyla beraber İda Dağına çıkan Julas bu kadar sıcağa rağmen esen serin rüzgara şaşırmıştı. Fakat buna şikayet etmeye yada şaşırmaya hakkı yoktu çünkü bundan hiç olmadığı kadar memnundu. Bu kadar doğal güzelliğin arasında bu yaz sıcağından bunalmadan dolaşmak onu mutlu etmişti. Güneşle beraber o da tepelere daha da yaklaşmıştı. Tepelere çıktı rüzgar daha fazla etkisin arttırdı. Dağın bu yüksek kısımlarında rüzgarlar etkili olsa da Julas bu kadar şiddetli olabileceğini düşünmemişti. Uzun kahverengi saçları rüzgarda savrulan Julas tepeye çıkıp orada koyunlarına kavalıyla hoş bir müzik dinletisi yapmaya kararlıydı. Tepeye yaklaşırken Julas koyunların hep hevesle gitmek istedikleri yere bu sefer gitmek istemediklerini fark etti. Bu durum onu son derece şaşırtmasına rağmen koyunları zirveye çıkarmaya kararlıydı. Zirveye ulaştığında ayaklarında her zaman hissettiği o tatlı ağrı hissi vardı fakat karşısında gördüğü görüntü ona bu ağrıları tamamen unutturmuştu. Karşısında hiçbir zaman kudretlerine ve güçlerine inanmadığı bir Tanrı duruyordu. Heybeti ve uzun boyuyla bir Titan’ı andıran geniş omuzlu, yapılı kişi Julas’ın daha önce gördüğü hiçbir yaratığa benzemiyordu. Julas dolaştığı yerlerde keçi vücutlu insan başlı yaratıklardan tutunda tek gözlü devlere kadar birçok yaratık görmüştü fakat bu kadar kudretli ve ihtişamlı birini ilk kez görüyordu. Bunun bir Tanrıdan başka bir şey olabileceği hiç aklına gelmiyordu Julas’ın. Bu görüntü karşısında etrafa dağılan koyunlarının farkına bile varamamıştı. Göründüğü kadarıyla Tanrı Hermes, Julas’ın farkında değildi. Hala yaz sıcağında esen o hafif, ahenkli rüzgarın tadını çıkarıyordu. Şaşkınlığını kısa sürede üzerinden atan Julas saklanıp Tanrıyı izlemeye karar verdi. Bunu sürdürürken akşam olduğunu fark etmemişti bile.
Julas Tanrılara pek bağlı değildi. Zaman zaman onların varlığını bile sorgulamıştı fakat bir Tanrı ile karşılaştığında gerçekten çok şaşırmıştı. Hatta şaşkınlığından dolayı havanın tamamen karardığını farketmedi. Julas gecenin karanlığında parıldayan bir ışık gördü. Gökyüzündeki bu ışık giderek ona doğru yaklaşıyordu fakat bu ışık onun çalılar arasındaki gölgesine ulaşamıyordu. Elinde bir lir ile gökyüzünden yere inen bu kişi Apollon’dan başkası değildi. Ulu Tanrı Zeus’un ve Karanlık Gece Leto’nun oğlu olan Güneş ve Gün Işığı Tanrısı Apollon günlük görevi olan güneşin gökyüzünde yükselmesi ve batması görevini de bitirdikten sonra İda Dağına Hermes’in yanına gelmişti.
-“Olympos’ta yapılacak olan eğlenceye katılmayacaksın herhalde.” diye sordu Apollon
şaşkın bakışlarla onu izleyen Hermes’e.
Tanrıların habercisi Hermes: “Haberim yok.” diyerek Apollon’u şaşırtmıştı. Aslında yapılacak olan eğlenceden haberi vardı fakat İda Dağının serinliğinde kırlarda uzanıp rüzgarın fısıldadığı o güzel ezgiyi dinlemek onu hem dinlendiriyor, hem de yorucu işlerini aklından uzaklaştırıyordu.
-“Hadi gidelim.” dedi Apollon Hermes’e. “Bir yıl boyunca sürecek olan eğlenceler yakın zaman içinde başlamak üzere.”
Hermes ve Apollon iyi beslenmiş, güçlü ve bakımlı iki beyaz atın çektiği savaş arabasına doğru yürüdü. Savaş arabasına binen Gün Işığı Tanrısı Apollon ve Tanrıların Haberci Tanrısı Hermes Julas’ın şaşkın bakışları arasında gözden kayboldular.
Julas kısa sürede şaşkınlığını atmıştı ama gördükleri ona bir rüyanın görüntülerinden farksız geliyordu. Etraftan gelen uluma sesleri Julas’ı bu rüyadan uyandırdı. Aklına koyunları gelmişti fakat hiçbiri ortalıkta gözükmüyordu. Koyunları çabucak aklından uzaklaştırdı. Bir an önce evine dönmesi gerekiyord