Oops!
03-02-2008, 20:01
ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR.
Acele edilerek, ivme ile yapılan iş yanlış olur,
o işte bir aksaklık olur.
ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR
Eyvah! Saat çalmamıştı; işe geç kalacaktı Mine. Bu hafta içinde tam üçüncü kez oluyordu bu. Aceleyle kalktı, yüzünü yıkadı. Ekmekle reçeli hızlı hızlı ağzına tıkıştırırken aceleden reçeli üstüne döktü. ''Hay aksi!'' diye söylendi, gidip üstünü değiştirdi. Böylece iyice vakti kaybetmiş oluyordu. Koşar adımlarla evden çıktı, arabasına doğru giderken araba anahtarlarını evde unuttuğunu fark etti. ''Hay Allah'ım!'' diye bağırdı kendi kendine, gerisin geri eve koştu. Anahtarları kaptığı gibi çıktı ve arabaya atladı, son hızla sürmeye başladı. Bir süre sonra, az ilerideki kavşakta yanan sarı ışığa takıldı gözleri. ''Frene basarsam bir dakika daha kaybedeceğim.'' diye düşündü; ''İyice gaza yüklenirsem belki de kırmızı yanmadan basıp giderim.'' Ve gaza bastı. Tam kavşaktan geçerken kırmızı ışık da yandı ama, hiç sorun çıkmadı. Kendi kendine gülümsüyordu ki, sarı montlu bir polis memurunun el salladığını fark etti. Arabayı sağa çekmesi için işaret ediyordu memur. ''İnanamıyorum!'' diye haykırdı bu kez, ''Terslik üstüne terslik!'' Arabasını sağa çekti ve memura ehliyetiyle ruhsatını uzattı, bir yandan da işe geç kaldığını, sabahtan beri başına gelmeyen kalmadığını, o yüzden kırmızı ışıkta geçtiğini anlatıyordu polise. Olur ya, adam insaf ederdi de ceza yazmaktan vazgeçerdi belki. Ama çabaları boşa çıktı. Memur ceza makbuzunu kendisine uzatırken bir de öğüt vermesin mi: ''Acele işe şeytan karışır Mine Hanım. Özellikle de trafikte, bunu hiç unutmayın.''
AVA GİDEN AVLANIR.
Çıkarını başkasına zarar vermekte arayan kimse,
o zarara kendisi uğrar.
AVA GİDEN AVLANIR
Aslan, kurt ve tilki arkadaş olmuşlar ve bir gün birlikte ormanda ava çıkmışlar. Anlaşmaları şöyleymiş: Akşam herkes avladığı avı aslanın inine getirecek ve orada paylaşacaklarmış.Gerçekten de şansları yaver gitmiş; biri bir dağ öküzü, biri bir yaban keçisi, biri de bir tavşan yakalamış. Herkes avını mağaraya getirmiş ve sofraya koymuş.Aslan, 'Arkadaşlar, haydi birimiz şunları paylaştırsın da yemeye başlayalım.' demiş. Kurt aklınca bir plân yapmış ve aslana dönerek, ''Ey ulu sultanım, bence bu dağ öküzü sizin payınız. Gövdenize de bu yakışır. İzniniz olursa eğer, ben de şu yaban keçisini alayım... Tilki kardeş bildiğim kadarıyla tavşanları çok sever. Bu tavşan da onun olsun.'' demiş. Aslan bu söze öyle kızmış ki, gözleri yuvasından fırlayacak gibi olmuş: 'Sen kim oluyorsun da böyle birpaylaşım yapıyorsun. Benim bütün hayvanların kralı olduğumu unuttun galiba. Ben buradayken sana hiçbir yaban keçisi düşer mi?' demiş ve bir pençe atıpzavallı kurdu yere sermiş. Sonra tilkiye dönüp, 'Sevgili tilki, sen akıllı hayvansındır. Paylaştır bakalım şu avı da, bir an önce yiyelim.' demiş. Tilki,''Ey büyük sultanım, sizin sofranızda av paylaştırmak bana mı kaldı. Ama mademki benim paylaştırmamı istiyorsunuz, o zaman söyleyeyim. Bu tavşan sizin sabahkahvaltınız olsun. Yaban keçisini de öğlen yersiniz, akşam da dağ öküzünü.' demiş. Bu paylaştırma öyle hoşuna gitmiş ki aslanın, 'Ey akıllı tilki, kimden öğrendin böyle adil olmayı?'' demiş tilkiye. Tilki de boynunu bükerek, yerde cansız yatan kurdu göstermiş ve, ''Şu haddini bilmeyen densiz kurttan efendim.''demiş. Akıllı insan her olaydan bir ders çıkarmasını bilen insandır.
BAKARSAN BAĞ, BAKMAZSAN DAĞ OLUR.
Bakılan, ilgilenilen şeyler verimli olur, yararlanılacak duruma gelir.
Bakımsız bırakılan varlıklar işe yaramazlar, onlardan verim alınamaz.
BAKARSAN BAĞ, BAKMAZSAN DAĞ OLUR
Niyazi Amca her sabah erkenden kalkar, kahvaltısını bile etmeden pencere önündeki küçük saksının yanına koşardı. Saksı dediysek, öyle her yerde görmeye alışık olduklarınızdan değildi; Niyazi Amca özel olarak yapmıştı onu, içinde en sevdiği ortanca çiçeklerini yetiştirmek için. Ortancalar da sanki onun geleceğini biliyorlarmışçasına her sabah yapraklarını iyice uzatır, en güzel hâllerini takınırlardı. Böyle karşılıklı bir sevgi vardı aralarında çiçeklerle Niyazi Amcanın, saatlerce konuşurdu çiçekleriyle; yapraklarını okşar, onlara iltifatlar eder, sularını eksik etmezdi. Komşuları gelip de bu güzelim çiçekleri görünce, hele bir de o küçücük çiçeklerin koskoca eve yaydıkları mis kokuları duyunca sorarlardı Niyazi Amcaya, ''Nedir bu işin sırrı?'' diye. Herkes evinde çiçek besliyordu, ama onlarınki ya kısa süre sonra soluyor ya da böyle misler gibi kokmuyordu. Sorunun çiçeklerden kaynaklandığını düşünüp Niyazi Amca gibi ortanca çiçeği almayı deneyenler de olmuştu, ama nafile. Kimsenin çiçeği onunki gibi kokmuyor, onunki kadar çok tohum vermiyordu. Niyazi Amcanın meraklı sorulara verdiği tek bir cevap vardı, ağzından başka hiçbir şey çıkmazdı. Ne zaman biri tutup, ''Şu çiçeklerin bakımını bize de anlat hele Niyazi Bey, anlat da biz de kokulu sabahlara uyanalım.'' dese, gözlerini hafifçe kırpıştırır; ''Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.'' derdi.
BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR.
İyi, verimli işlerle uğraşanlar,
o işin verdiği olanaklardan kendileri de yararlanırlar.
açıklamalı örnek.
BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR
“İnanabiliyor musun?” dedi kadın, hayret içinde. Durmaksızın anlatıyordu. “Beş kuruş parası yoktu, nasıl geçineceğim ben, nasıl kendi düzenimi kuracağım diye gece-gündüz dertlenip dururdu. Zaten üç beş kuruş para alıyordu çalıştığı iş yerinden, oradan da çıkartılınca iyice umudunu yitirmişti. Biz de hiç ihtimal vermiyorduk doğrusu buralara geleceğine... Önce sağdan soldan bulduğu borçla ithalat-ihracat kurslarından birine yazıldı. Kursu birincilikle bitirdi; çok çalıştı, çok. Sonra da İngilizce kurslarına başladı, yine borç harç bulup. Bu ortamda, etrafta bunca işsiz üniversite mezunu varken, onun gibi bir lise mezununun iki kurs bitirdi diye bu paraya bu işe alınmış olması şaşılacak şey! Hayır sevindim sevinmesine ama, bilseydik biz de o kadar para verip yıllarca en iyi üniversitelerde okutmaz yollardık bizim oğlanı iki kursa, olur biterdi!” Artık dinlemekte zorlanıyordum. Bu fesatlık içimi sıkmıştı. Biraz durdum, onu kırmadan verebileceğim en iyi yanıtı düşündüm. Sonra dönüm ve, “Ee, ne demişler;” dedim, “bal tutan parmağını yalar!”.
DEYİMLER
ABA ALTINDAN DEĞNEK GÖSTERMEK
Yumuşak görüntüsüne karşın üstü kapalı sözlerle korkutmak.
ör. İsteklerini kabul ettirmek için aba altından değnek gösteriyor
BAKLAYI AĞZINDAN ÇIKARMAK
Sabrı tükenip o zamana kadar sakladıklarını söylemek.
ör. Cinayet suçlusu sonunda baklayı ağzından çıkardı.
BAKLAYI AĞZINDAN ÇIKARMAK
Bütün gün küçük oğlunun neden böyle davrandığını çözmeye çalışmıştı Ayşe Hanım, ama bir türlü konuşturamamıştı çocuğu. Mert sabah okula neşe içinde gitmiş, ama eve döner dönmez odasına kapanmıştı. İlkokul dörde gidiyordu Mert, neşeli ve konuşkan bir çocuktu. Eve gelir gelmez annesinin yanına gelir, bin bir türlü hikâye anlatır, bazen kadıncağızın başının şişirirdi. Ayşe Hanım birkaç kere yanına gitti oğlunun, ne olduğunu sordu. Öğretmeninden azar mı işitmişti acaba? Ama yok, Mert böyle bir şeyi annesine anlatmaktan çekinmezdi. Arkadaşlarıyla kavga etmiş olabilir miydi? Hayır, Mert kavgacı bir çocuk değildi. Üstelik üstü başı da tertemizdi, öyle kavga etmiş gibi bir hâli yoktu. Birine mi âşık olmuştu? Ama öyle olsa bunu ilk anlatacağı kişi annesi olurdu, Ayşe Hanım tecrübelerinden biliyordu bunu. Mert haftada bir ''Anne ben âşık oldum!'' diye eve gelirdi çünkü; çok ayran gönüllüydü. O zaman neydi bu çocuğun derdi? ''Ben sana doğum günün için hediye alamadım diye bu kadar üzülüyorum, sen bana nasıl davranıyorsun!'' Ayşe Hanım oğlunu sevgiyle kucakladı ve ''Benim en güzel doğum günü hediyem sensin.'' dedi. İçi rahatlamıştı.
ZORA BİNMEK
Güçleşmek.
ör. Bizim atama işi iyice zora bindi.
ZORA BİNMEK
Elmas telâşla kapıyı çaldı. ''Girin!'' dedi tok bir ses. Ürkek adımlarla içeri girdi. ''Efendim, ben Elmas Kalyoncu, dün randevu almıştım sizden.'' ''Evet Elmas Hanım, buyurun oturun lütfen.'' Banka müdürü oldukça kibar bir beye benziyordu ama bu Elmas'ı rahatlatmaya yetmedi. Oğlunun ameliyatı için acilen yüklü miktarda paraya ihtiyacı vardı ve son umudu burasıydı. Temizliğe gittiği evin hanımı vasıtasıyla banka müdüründen randevu alabilmişti; ama iş görüşmeyle bitmiyordu elbette. Durumu adama kısaca anlattı, göz yaşlarına güçlükle hâkim oluyordu. Acaba onun gibi birine bu kadar kredi vermeyi kabul eder miydi banka? Nefesini tuttu, sessiz geçen birkaç saniye ona saatler gibi geldi. Sonunda müdürün konuşmaya başladığını duydu, kulak kesildi. ''Anlattıklarınıza bakılırsa durum çok vahim.'' dedi müdür, ''Size kefil olacak üç kişi bulamazsanız iş iyice zora binecek.'' Elmas ne diyeceğini bilemedi, dili tutulmuştu sanki.
BANA MISIN DEMEMEK
Hiç etkilenmemek, aldırmamak.
ör. Otuz kiloluk çuvalı sırtladı da bana mısın demedi.
Acele edilerek, ivme ile yapılan iş yanlış olur,
o işte bir aksaklık olur.
ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR
Eyvah! Saat çalmamıştı; işe geç kalacaktı Mine. Bu hafta içinde tam üçüncü kez oluyordu bu. Aceleyle kalktı, yüzünü yıkadı. Ekmekle reçeli hızlı hızlı ağzına tıkıştırırken aceleden reçeli üstüne döktü. ''Hay aksi!'' diye söylendi, gidip üstünü değiştirdi. Böylece iyice vakti kaybetmiş oluyordu. Koşar adımlarla evden çıktı, arabasına doğru giderken araba anahtarlarını evde unuttuğunu fark etti. ''Hay Allah'ım!'' diye bağırdı kendi kendine, gerisin geri eve koştu. Anahtarları kaptığı gibi çıktı ve arabaya atladı, son hızla sürmeye başladı. Bir süre sonra, az ilerideki kavşakta yanan sarı ışığa takıldı gözleri. ''Frene basarsam bir dakika daha kaybedeceğim.'' diye düşündü; ''İyice gaza yüklenirsem belki de kırmızı yanmadan basıp giderim.'' Ve gaza bastı. Tam kavşaktan geçerken kırmızı ışık da yandı ama, hiç sorun çıkmadı. Kendi kendine gülümsüyordu ki, sarı montlu bir polis memurunun el salladığını fark etti. Arabayı sağa çekmesi için işaret ediyordu memur. ''İnanamıyorum!'' diye haykırdı bu kez, ''Terslik üstüne terslik!'' Arabasını sağa çekti ve memura ehliyetiyle ruhsatını uzattı, bir yandan da işe geç kaldığını, sabahtan beri başına gelmeyen kalmadığını, o yüzden kırmızı ışıkta geçtiğini anlatıyordu polise. Olur ya, adam insaf ederdi de ceza yazmaktan vazgeçerdi belki. Ama çabaları boşa çıktı. Memur ceza makbuzunu kendisine uzatırken bir de öğüt vermesin mi: ''Acele işe şeytan karışır Mine Hanım. Özellikle de trafikte, bunu hiç unutmayın.''
AVA GİDEN AVLANIR.
Çıkarını başkasına zarar vermekte arayan kimse,
o zarara kendisi uğrar.
AVA GİDEN AVLANIR
Aslan, kurt ve tilki arkadaş olmuşlar ve bir gün birlikte ormanda ava çıkmışlar. Anlaşmaları şöyleymiş: Akşam herkes avladığı avı aslanın inine getirecek ve orada paylaşacaklarmış.Gerçekten de şansları yaver gitmiş; biri bir dağ öküzü, biri bir yaban keçisi, biri de bir tavşan yakalamış. Herkes avını mağaraya getirmiş ve sofraya koymuş.Aslan, 'Arkadaşlar, haydi birimiz şunları paylaştırsın da yemeye başlayalım.' demiş. Kurt aklınca bir plân yapmış ve aslana dönerek, ''Ey ulu sultanım, bence bu dağ öküzü sizin payınız. Gövdenize de bu yakışır. İzniniz olursa eğer, ben de şu yaban keçisini alayım... Tilki kardeş bildiğim kadarıyla tavşanları çok sever. Bu tavşan da onun olsun.'' demiş. Aslan bu söze öyle kızmış ki, gözleri yuvasından fırlayacak gibi olmuş: 'Sen kim oluyorsun da böyle birpaylaşım yapıyorsun. Benim bütün hayvanların kralı olduğumu unuttun galiba. Ben buradayken sana hiçbir yaban keçisi düşer mi?' demiş ve bir pençe atıpzavallı kurdu yere sermiş. Sonra tilkiye dönüp, 'Sevgili tilki, sen akıllı hayvansındır. Paylaştır bakalım şu avı da, bir an önce yiyelim.' demiş. Tilki,''Ey büyük sultanım, sizin sofranızda av paylaştırmak bana mı kaldı. Ama mademki benim paylaştırmamı istiyorsunuz, o zaman söyleyeyim. Bu tavşan sizin sabahkahvaltınız olsun. Yaban keçisini de öğlen yersiniz, akşam da dağ öküzünü.' demiş. Bu paylaştırma öyle hoşuna gitmiş ki aslanın, 'Ey akıllı tilki, kimden öğrendin böyle adil olmayı?'' demiş tilkiye. Tilki de boynunu bükerek, yerde cansız yatan kurdu göstermiş ve, ''Şu haddini bilmeyen densiz kurttan efendim.''demiş. Akıllı insan her olaydan bir ders çıkarmasını bilen insandır.
BAKARSAN BAĞ, BAKMAZSAN DAĞ OLUR.
Bakılan, ilgilenilen şeyler verimli olur, yararlanılacak duruma gelir.
Bakımsız bırakılan varlıklar işe yaramazlar, onlardan verim alınamaz.
BAKARSAN BAĞ, BAKMAZSAN DAĞ OLUR
Niyazi Amca her sabah erkenden kalkar, kahvaltısını bile etmeden pencere önündeki küçük saksının yanına koşardı. Saksı dediysek, öyle her yerde görmeye alışık olduklarınızdan değildi; Niyazi Amca özel olarak yapmıştı onu, içinde en sevdiği ortanca çiçeklerini yetiştirmek için. Ortancalar da sanki onun geleceğini biliyorlarmışçasına her sabah yapraklarını iyice uzatır, en güzel hâllerini takınırlardı. Böyle karşılıklı bir sevgi vardı aralarında çiçeklerle Niyazi Amcanın, saatlerce konuşurdu çiçekleriyle; yapraklarını okşar, onlara iltifatlar eder, sularını eksik etmezdi. Komşuları gelip de bu güzelim çiçekleri görünce, hele bir de o küçücük çiçeklerin koskoca eve yaydıkları mis kokuları duyunca sorarlardı Niyazi Amcaya, ''Nedir bu işin sırrı?'' diye. Herkes evinde çiçek besliyordu, ama onlarınki ya kısa süre sonra soluyor ya da böyle misler gibi kokmuyordu. Sorunun çiçeklerden kaynaklandığını düşünüp Niyazi Amca gibi ortanca çiçeği almayı deneyenler de olmuştu, ama nafile. Kimsenin çiçeği onunki gibi kokmuyor, onunki kadar çok tohum vermiyordu. Niyazi Amcanın meraklı sorulara verdiği tek bir cevap vardı, ağzından başka hiçbir şey çıkmazdı. Ne zaman biri tutup, ''Şu çiçeklerin bakımını bize de anlat hele Niyazi Bey, anlat da biz de kokulu sabahlara uyanalım.'' dese, gözlerini hafifçe kırpıştırır; ''Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.'' derdi.
BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR.
İyi, verimli işlerle uğraşanlar,
o işin verdiği olanaklardan kendileri de yararlanırlar.
açıklamalı örnek.
BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR
“İnanabiliyor musun?” dedi kadın, hayret içinde. Durmaksızın anlatıyordu. “Beş kuruş parası yoktu, nasıl geçineceğim ben, nasıl kendi düzenimi kuracağım diye gece-gündüz dertlenip dururdu. Zaten üç beş kuruş para alıyordu çalıştığı iş yerinden, oradan da çıkartılınca iyice umudunu yitirmişti. Biz de hiç ihtimal vermiyorduk doğrusu buralara geleceğine... Önce sağdan soldan bulduğu borçla ithalat-ihracat kurslarından birine yazıldı. Kursu birincilikle bitirdi; çok çalıştı, çok. Sonra da İngilizce kurslarına başladı, yine borç harç bulup. Bu ortamda, etrafta bunca işsiz üniversite mezunu varken, onun gibi bir lise mezununun iki kurs bitirdi diye bu paraya bu işe alınmış olması şaşılacak şey! Hayır sevindim sevinmesine ama, bilseydik biz de o kadar para verip yıllarca en iyi üniversitelerde okutmaz yollardık bizim oğlanı iki kursa, olur biterdi!” Artık dinlemekte zorlanıyordum. Bu fesatlık içimi sıkmıştı. Biraz durdum, onu kırmadan verebileceğim en iyi yanıtı düşündüm. Sonra dönüm ve, “Ee, ne demişler;” dedim, “bal tutan parmağını yalar!”.
DEYİMLER
ABA ALTINDAN DEĞNEK GÖSTERMEK
Yumuşak görüntüsüne karşın üstü kapalı sözlerle korkutmak.
ör. İsteklerini kabul ettirmek için aba altından değnek gösteriyor
BAKLAYI AĞZINDAN ÇIKARMAK
Sabrı tükenip o zamana kadar sakladıklarını söylemek.
ör. Cinayet suçlusu sonunda baklayı ağzından çıkardı.
BAKLAYI AĞZINDAN ÇIKARMAK
Bütün gün küçük oğlunun neden böyle davrandığını çözmeye çalışmıştı Ayşe Hanım, ama bir türlü konuşturamamıştı çocuğu. Mert sabah okula neşe içinde gitmiş, ama eve döner dönmez odasına kapanmıştı. İlkokul dörde gidiyordu Mert, neşeli ve konuşkan bir çocuktu. Eve gelir gelmez annesinin yanına gelir, bin bir türlü hikâye anlatır, bazen kadıncağızın başının şişirirdi. Ayşe Hanım birkaç kere yanına gitti oğlunun, ne olduğunu sordu. Öğretmeninden azar mı işitmişti acaba? Ama yok, Mert böyle bir şeyi annesine anlatmaktan çekinmezdi. Arkadaşlarıyla kavga etmiş olabilir miydi? Hayır, Mert kavgacı bir çocuk değildi. Üstelik üstü başı da tertemizdi, öyle kavga etmiş gibi bir hâli yoktu. Birine mi âşık olmuştu? Ama öyle olsa bunu ilk anlatacağı kişi annesi olurdu, Ayşe Hanım tecrübelerinden biliyordu bunu. Mert haftada bir ''Anne ben âşık oldum!'' diye eve gelirdi çünkü; çok ayran gönüllüydü. O zaman neydi bu çocuğun derdi? ''Ben sana doğum günün için hediye alamadım diye bu kadar üzülüyorum, sen bana nasıl davranıyorsun!'' Ayşe Hanım oğlunu sevgiyle kucakladı ve ''Benim en güzel doğum günü hediyem sensin.'' dedi. İçi rahatlamıştı.
ZORA BİNMEK
Güçleşmek.
ör. Bizim atama işi iyice zora bindi.
ZORA BİNMEK
Elmas telâşla kapıyı çaldı. ''Girin!'' dedi tok bir ses. Ürkek adımlarla içeri girdi. ''Efendim, ben Elmas Kalyoncu, dün randevu almıştım sizden.'' ''Evet Elmas Hanım, buyurun oturun lütfen.'' Banka müdürü oldukça kibar bir beye benziyordu ama bu Elmas'ı rahatlatmaya yetmedi. Oğlunun ameliyatı için acilen yüklü miktarda paraya ihtiyacı vardı ve son umudu burasıydı. Temizliğe gittiği evin hanımı vasıtasıyla banka müdüründen randevu alabilmişti; ama iş görüşmeyle bitmiyordu elbette. Durumu adama kısaca anlattı, göz yaşlarına güçlükle hâkim oluyordu. Acaba onun gibi birine bu kadar kredi vermeyi kabul eder miydi banka? Nefesini tuttu, sessiz geçen birkaç saniye ona saatler gibi geldi. Sonunda müdürün konuşmaya başladığını duydu, kulak kesildi. ''Anlattıklarınıza bakılırsa durum çok vahim.'' dedi müdür, ''Size kefil olacak üç kişi bulamazsanız iş iyice zora binecek.'' Elmas ne diyeceğini bilemedi, dili tutulmuştu sanki.
BANA MISIN DEMEMEK
Hiç etkilenmemek, aldırmamak.
ör. Otuz kiloluk çuvalı sırtladı da bana mısın demedi.